Menu
Suche
Weiter Schreiben ist ein Projekt
von WIR MACHEN DAS
> Einfache Sprache Jetzt Spenden
Logo Weiter Schreiben
Menu
Suche

Suların uyuduğu yerde

Meral Şimşek
© Bêrîvan Îbîn, Acryl on canvas (2026 for Weiter Schreiben)

İnsanlar dünyayı sadece gözlerimizle gördüğühreibe müzü sanırlar. Oysa biz dünyayı kokulardan, ruhların etrafındaki o renkli titreşimlerden, zamanın ve acının sızan seslerinden okuruz. Dokuz yıl önce, doğduğum o topraklarda karanlığın kıyısındaydım. Gözlerim hastalıktan kapanmış, dünya üzerime mühürlenmişti. Sonra o geldi. Dokunuşu şifaydı; beni o karanlıktan çekip çıkardı. İnatla, sevgiyle suladı solan canımı. Gözlerim yeniden açıldığında gördüğüm ilk şey, onun ruhundaki o derin, berrak ışıktı. Tarih boyunca kadınlar ve kediler, dünyanın gürültüsünden uzak, o sessiz ve sezgisel düzlemde el ele yürümüşlerdi. O, benim kucağına kıvrıldığım bir insandan fazlasıydı; o, dünyanın tüm acılarına rağmen hâlâ merhamet üretebilen bir şifacı, ben ise onun sözcüklerden arınmış vicdanıydım. O günden sonra benim gözlerim, onun dünyadaki aynası oldu.

Beni ilk bulduğunda, o şefkatli elleriyle beni sardığında narinliğimden ötürü bir kızım oldu sanmıştı. İki oğlundan sonra evine gelen bir kız evlattım onun gözünde. Adımı Lili koydu. Bir ay sonra aslında bir oğlan olduğumu, onun üçüncü oğlu oluverdiğimi anladığında çok gülmüştük. Adımı değiştirmek, bana erkek isimleriyle seslenmek istedi. Ama ben onun dudaklarından dökülen o ilk hecelere, o ilk sevgi bağına çoktan mühürlenmiştim. Başka hiçbir ismin seslenişine tepki vermedim, dönüp bakmadım bile. Benim adım, onun bana ilk hayat üflediği an koyduğu o isim olarak kalmalıydı: Lili. Bir oğlandım ama bir kadının ruhuna sığınmış, onun dişil enerjisiyle, suyunun şifasıyla yıkanmış bir Lili…

O kadim ve sıcak topraklarda hayatı paylaşırdık onunla. Her sabah, iki oğlundan önce, ilk bana “Günaydın” demeliydi; o kokuyu ilk ben içime çekmeliydim. Evin içinde gölgem gölgesine karışır, o temizlik yaparken peşinden dolanır, masaya geçip büyük kitaplarını açtığında bütün sayfalarda gözlerimi gezdirip satırları onunla okurdum. Kalemi eline alıp yazı yazmaya başladığında ise dayanamaz, dikkatini çekmek için o büyülü kalemleri patimle çalar kaçırırdım. Çiçeklere âşık bir candım ben; eve gelen her yeni çiçeğe ilk dokunan, yapraklarını kokusuyla selamlayan her zaman bendim. Dünyanın en güzel ritmiydi bizimki. O, daha sokağın başına geldiğinde, adımlarının dünyadaki hiçbir adıma benzemeyen o şifalı sesini kilometrelerce öteden hisseder, heyecanla kapının arkasına geçip onun eve gelişini beklerdim. Kadınlar ve kediler; ikimiz de bu dünyanın “görünmez” sakinleriydik, ikimiz de acının sızısını havadan, sudan, taşın çatlağından okuyabilen o kadim dili konuşuyorduk.

Ama bir gün, insanımın hayatına puslu ve ağır bir kış indi. Onun kimliğine, diline, varlığına karşı açılmış sessiz ama amansız bir savaşın ortasındaydık. Adliye koridorlarının soğuk tıkırtılarını, o karanlık cezaevi duvarlarının gölgesini ve ensesinde dolaşan o amansız ölüm tehlikesini onunla birlikte hissetmiştim. İnsanımın ruhu yargılanırken, o dört duvar arasında nefes almaya çalışırken kalbinden geçen her sızıyı, henüz o kelimelere dökmeden önce ensesindeki tüylerin ürperişinden hisseder ve o sızıya bir şifa gibi mırıldanmaya başlardım. İşte o görünmez ama can alan savaş, bizi evimizden, o güneşli caddelerden, o kapı arkası bekleyişlerimden ve köklerimizden kopardı. Adına “sürgün” dedikleri o uzun, bilinmez yola çıktık; arkamızda parmaklıklar ardında kalan bir geçmişi bırakarak. Üçüncü oğlu olarak, onun peşinden sınırları aşarak bu kuzey şehrine geldim.

Burası hep griydi, hep soğuk ve hep yağmurluydu. Güneşi özleten, gökyüzünün rengini unutturan bu yabancı şehirde, sürgünün o sessiz duvarları arasında tam üç yıl geçirdik. Ben sıcağı çok severdim; o sıcak toprakların güneşini özlerdim en çok. Bu yüzden o evin penceresinin önüne tüner, belki bir hüzme güneş düşer diye saatlerce dışarıyı seyrederdim. Aşağıdan geçen insanları izlerdim; yüzlerindeki yabancılığı, bize ait olmayan o emniyetli hayatların akışını… Onlara hep hüzünlü, uzak bir bakışla bakardım. Aslında o pencere kenarında sadece sokağı değil, insanımın ruhunu seyrediyordum. İçindeki o ağır ait olamama duygusunu, ne kadar çabalasa da bu yağmurlu toprağa kök salamayışını kendi göğsümde taşıyordum. Kendi ülkesinde tutsak, elin ülkesinde sürgün olmanın o tarifsiz yükünü ikimiz de o odada, dışarıdaki gri dünyaya bakarken paylaşıyorduk. O pencere, bizim bu yabancı dünyaya karşı korunağımız ama aynı zamanda bitmek bilmeyen köksüzlüğümüzün de şahidiydi. Ağaçları olan bu sitenin balkonuna gelen o küçük sincapla sessiz bir anlaşma yapmıştık; ben içeriden, o penceremin dışından nöbet tutardı. Zamanı, mekânı, o gitgide büyüyen yabancılaşmayı ve içimizdeki ev özlemini böyle sabitlemiştik sürgünde. Büyükannelerinin, dillerini ve topraklarını kaybederken kedilerine sığındıkları o eski zamanları sanki kanımda taşıyordum. Biz, tarihin unuttuğu o kadınların ve onların sadık sırdaşlarının, yabancı rüzgârlarında savrulan son temsilcileri gibiydik. Nefes aldığım son güne kadar, o yabancı evde de kalemlerini çalmaya, kitap sayfalarında gözlerimi gezdirmeye, o daha sokağın başına geldiğinde kapının arkasına koşmaya devam ettim. Sürgünü, o eski ve güzel alışkanlıklarımıza sığınarak ev yapmaya çalıştım bize.

Sonra o Mayıs günü geldi. Sürgünde dördüncü Mayıstı ve üstelik Mayıs’ın dördüydü. Dörtler çarpışmasıydı. Dünyayı var eden dört elementin kopuşu muydu? Bilmiyorum. Geçmişin yorgunluğu, sürgünün ve o ait olamama hissinin ağırlığı aniden minik bedenime ağır geldi; içimdeki hayat nehrinin yavaşladığını, toprağın beni geri çağırdığını hissettim. İnsanımın çırpınışını, beni kurtarmak için kapı kapı dolaşırken kalbinden geçen o sızıyı ruhumla görüyordum. Burası bizim ülkemiz değildi; buranın insanları bize, bizim dilimize, bizim hikâyemize ve nihayetinde bizim acımıza kördü. Çaldığı klinik kapılarından sızan o ilgisizlik ve soğukluk, üç yıldır camdan izlediğim o yabancılaşmanın en somut, en can yakıcı hâliydi. Sürgünlük bizi sadece evimizden etmemiş, bizi buralarda en çaresiz anımızda bir başımıza bırakmıştı.

Saatler sonra, ruhu bizim gibi yara almış, kendi ülkesindeki bir başka savaştan, Ukrayna’dan kaçıp gelmiş bir kadın veteriner dokundu bedenime. Sınırları aşan bir merhametle, aynı sürgün kaderin ortaklığıyla çırpındı benim için. Ama artık çok geçti, biliyordum. Gitme vakti gelmişti. Ölmeden hemen önce, etrafımdaki o yabancı, merhametsiz dünyayı, o pencereden yıllarca hüzünle izlediğim o soğuk kalabalığı daha fazla taşımamak için gözlerimi yavaşça kapattım. Dokuz yıl önce onun şifasıyla açılan gözlerim, yine bir amansız karanlığa gömüldü. Dünyanın acımasız yüzünü ve bu koyu yabancılığı görmeyi reddederek, başladığım yerdeki o asil körlüğe geri döndüm.

Beni bu derin, sessiz ormanın koynuna, o küçük gölün kıyısına gömerlerken döktüğü her gözyaşı ruhuma damladı. O an, o soğuk topraklara beni emanet ederken, insanımın göğsünden yükselen o devasa, kadim feryadı hissettim. O gözyaşları sadece benim için akmıyordu; o damlalarda, kendi vatanında, o amansız savaş yüzünden toprağa bırakmak zorunda kaldığı kardeşlerinin acısı vardı. Nereye giderse gitsin, hangi ülkeye sığınırsa sığınsın, toprağın ondan hep en sevdiklerini söküp alan amansız bir düşmana dönüştüğünü görüyordu kalbi.

Ve o an, o feryadın ardına saklanmış, zehirli ve kahredici suçluluk dalgasını hissettim ruhunda. Kendini, kendi kararlarını amansızca hırpalıyordu. Eğer o mahkemelere, o baskılara her şeye rağmen göğüs gerip kendi sıcak yuvalarında kalabilselerdi, benim bugün hâlâ nefes alıyor olacağıma dair sarsılmaz bir pişmanlık kemiriyordu içini. Kendi tanıdık sokaklarımızda olsaydık, saniyeler içinde beni kurtaracak bir dost eli bulabileceğini, sürgünün bu yabancı ve duvarları buzdan kliniklerinde böyle çaresiz kalmayacağımızı düşünerek kendi vicdanını yargılıyordu. Beni o güneşli topraklardan söküp bu soğuk kuzey yağmurlarının altına taşıyarak, aslında kendi elleriyle beni bu sona getirdiğine inanıyor; sürgününün ağır bedelini benim minik canımla ödediğini sanıyordu. Ah benim güzel insanım, oysa bilmiyordu; sürgün bizim kaderimizdi ama ölüm, zamanın çoktan yazdığı asil bir mühürdü.

Toprağın ve suyun altına indiğimde anladım; burası yalnız bir göl değildi. Suyun o karanlık, derin hafızasında bir başkası uyuyordu. Çok eski, çok büyük bir zaman kırılmasında, tıpkı bizim gibi kimliği yüzünden avlanmış, sürgün edilmiş, bu gri topraklara asla ait olamamış ve ruhu bu sulara sığınmış adaşım bir kadın… İnsan Lili.

O kadın Lili, suyun dibinde zamansız donup kalmış, siyah-beyaz bir hafızayı bekliyordu. Suyun derinliklerinde, sanki görünmez eller tarafından bir araya getirilmiş hüzünlü bir resim albümü yaprak yaprak açılıyordu. O albümün sayfalarında kelimeler yoktu; sadece ağır, suskun kederler vardı. Sayfalardan sızan demir ve kömür kokusunu aldım; rayların hiç bitmeyen o tekinsiz tıkırtısı doldu kulaklarıma. Sahiplerini kaybetmiş, üst üste yığılmış bavulların terk edilmiş yalnızlığını hissettim. Gitmek zorunda kalan, bilinmezliğe taşınan binlerce ruhun geride bıraktığı o donmuş sis bulutunu gördüm. Ölüme ve gitmeye zorlanan o yüzlerde, dünyaya son kez bakan o derin, o çaresiz yabancılaşmanın kokusu vardı. İnsan Lili, o eski karanlıkta kaybolurken arkasında dünyaya ait son bir bakış, o silinmek istenen çehrelerin resmi olarak bu su albümünü bırakmıştı. Benim o evin penceresinden insanlara baktığım o hüzünlü, o uzak bakışın aynısı; yıllar önce o albümdeki gözlerde, o gitmek zorunda kalanların kederinde donup kalmıştı. Kimsenin görmek istemediği, tarihin unuttuğu o acı bakışların ve kimliksizleştirilen sürgünlerin kaydı, şimdi suyun siyah sayfalarındaydı. İnsanımın kalbindeki o büyük, iki katlı yas —kardeşlerinin ve benim yasım— bu suyun altındaki albümde yerini bulmuştu.

Adaşım olan o kadın, suyun altından bana elini uzattı. Ben bir oğlan çocuğu uysallığıyla onun kucağına kıvrıldım. Bir kedinin cinsiyeti, suyun ve ruhun katında hükümsüzdü; biz sadece iki kırık candık. Benim o pencere kenarındaki hüzünlü bakışlarım, her gün kapıda sadakatle bekleyişlerim, kitap sayfalarındaki gezintilerim ve nihayetinde son anımdaki o körlük; onun sular altındaki o donmuş, sessiz albümüyle, o savaşlarda yarım kalan canların keder pınarıyla birleşti. Biz iki Lili; sürgünde, toplama kamplarında, cezaevlerinde, kimlik savaşlarında yitenlerin, geride kalan kardeşlerin ve güneşe hasret kalanların kederli şahidi olarak suların hafızasında buluştuk. İnsan Lili’nin albümü, artık benim de hafızamdı; o albümdeki her yüz, benim penceremden geçen yabancılar kadar tanıdıktı şimdi.

İnsanım gölün kenarına inip diz çöktüğünde, büyükannelerinden ona miras kalan o kadim bağı hissetti. Kadınların suyla olan o gizli, sezgisel bağını… O suya baktığında, dökemediği gözyaşlarını, kalbindeki o adaletsizlik yükünü, o yakasını bırakmayan suçluluk sızısını suyun bildiğini anladı. Göle doğru eğildiğinde, suyun yüzeyindeki minik kımıldanışlarda benim o zümrüt yeşili gözlerimi, o pencereden ona sevgiyle bakan hüzünlü çehremi ve hemen ardında, suyun dibindeki o eski zaman kadınını, albümün sayfalarını, yiten kardeşlerin anısını koruyan o diğer Lili’yi sezdi. Su unutmuyordu; ne eski zulümleri, ne ait olamayanları, ne toprağın kopardığı canları ne de şimdikileri. Ben artık yattığım bu topraktan göle, gölün altındaki o hüzünlü albüme karışıyor, oradan sular vasıtasıyla onun kendi vatanına, kalbine, toprağa verdiği o canlara akıyordum. Sürgün bitmişti; ben suyun olduğu her yerdeydim.

Beni toprağın rahmine bırakıp, acıyla eve döndüğünde gözü o boş pencereye, o çalınacak kalemlerin olmadığı masaya, koklanmayı bekleyen çiçeklere ve balkona kaydı. Gözlerimi dünyaya kapattığım için ona son bir kez veda edememiştim; bu yüzden doğanın habercisini, pencere önündeki o eski dostum sincabı ödünç aldım. Sincap balkona geldi, durdu. Saniyelerce, benim ruhumun bakışıyla insanımın gözlerinin içine baktı. Artık o pencerenin arkasından hüzünle, güneşi özleyerek bakmıyordum dünyaya. “Ben iyiyim, buradayım, suların uyuduğu yerde, diğer Lili ile birlikteyim. Üçüncü oğlun artık güvende, üşümüyor, evinde. Kendini suçlama, yine senin kitap sayfalarında geziniyorum” demek istedim o bakışla. Mesajı aldığını hissettiğim an, sincap arkasını döndü, sitenin ağaçları arasından hızla süzülerek uzaklaştı. Şehrin sokaklarını, betonlarını aşarak, benim yattığım o derin ve sessiz ormana, o ebedî evime doğru koştu ve bir daha o balkona hiç gelmedi.

İnsanım şimdi gökyüzüne bakıyor. Biliyorum, ben onun o büyük kavganın içinden söküp gurbete taşıdığı, o yabancı dünyada hayata tutunduğu, kalemini çaldığı, kapılarda beklediği en canlı, en yaralı parçasıydım. Ölüm bile bizim o güzel alışkanlıklarımızı, o kapı arkası bekleyişlerimizi koparamadı bizden; sadece biçim değiştirdi. Artık içindeki o ait olamama sızısı, o ağır suçluluk yükü hafiflesin; çünkü bedendim, toprak oldum; candım, su oldum. Su akmaya devam ettikçe, suyun hafızasındaki o saklı albümün sayfaları açıldıkça ve o gölün kıyısındaki ördekler fısıldaştıkça, iki Lili de onun kalbinde, tüm mahkemelerden, cezaevlerinden, savaşlardan, yiten kardeşlerden, soğuk yağmurlardan ve sürgünlerden uzak, sonsuza dek ait olduğu o sıcak, güneşli yerde nefes alacak.

– Auflösung eines LebensLesenÖMÜR SÖKÜMÜ

Datenschutzerklärung

WordPress Cookie Hinweis von Real Cookie Banner